Bu çılgınlığın beyazperdeye yansımasında geç bile kalındı: 2008’de dizinin devamı niteliğindeki film, aynı zamanda
senaryoyu da yazan Michael Patrick King yönetmenliğinde sinemalardaydı. Dizinin hayranlarının gözleri kapalı akın ettiği film, toplamda 153 milyon dolarlık bir hasılat yaptı.
Bu başarının ardından ikinci filmin gelmesi kaçınılmazdı, aynı yönetmen devam etti şovuna ve sonunda 11 Haziran’da film Türkiye’de vizyonda. Türkiye’de de filme ait hatırı sayılır bir kadın fanatik popülasyonu mevcut durumda, ne de olsa moda ve ilişkiler genelde kadınların ortak paydaları, yalan değil. Fakat kadınların bu diziyi ve sinema filmini sevmelerindeki bir başka sebebin, hikayedeki kadınların “özgürlükleri” olduğundan hiç şüphem yok. Bir kadın için özgürlük hala şu anlamlara gelebiliyor: cinselliğini istediği gibi yaşayabilmesi, parayı istediği gibi kullanabilmesi, aileden bağımsız hayatlar sürebilmesi vs vs… Sex and the City’nin dizilerinden iki sinema filmine kadar yaklaşımı her zaman bu dört kadının hayatlarındaki özgürlük seviyesinin son doyumunda olması üzerine kuruluydu zaten…
İlk sinema filmi için iyi düşünülmüş olduğunu yazmıştım, diziyi izlememiş kişiler için kısa bir özetle başlaması filmin. Bu kez ise Carrie, bu dörtlünün nasıl oluştuğuna, 98 yılında ilk kez nasıl tanıştıklarına ve dost olduklarına bir selam çakıyor ve rüküş kılıklarla geçmişe çok kısa bir dönüş yaşatıyor. Şimdi ise üçü evli biri bekar dört olgun kadındır onlar New York sokaklarında… Carrie neredeyse tüm dizinin odaklandığı aşkıyla, Mr. Big ile evlenmiştir artık, mutludur, ama mutlu mudur? Elbette değildir. Burada Şrek Sonsuza Dek Mutlu’ya bir göz kırpalım. Kısaca şu: İnsanoğlu mükemmellik içinde bir sorun arar ve bu nankörlüğü ona pahalıya patlar. Ne var ki Carrie’ye pek pahalıya patladığını söyleyemeyiz, pahalıya patlayan herşey eşine patlıyor, “pahalı” kelimesinin gerçek anlamıyla. Carrie, muhteşem döşenmiş evinde, muhteşem yakışıklı eşiyle muhteşem elbiselerini dakikada bir değiştirirken, sıkıcı bir çift olmaktan korkuyor, eski günlerini özlüyor (bakınız Şrek) ve ilişkilerinde bir pırıltı eksikliği olduğunu düşünmeye başlıyor. Halbuki film, ışıltıdan geçilmiyor, adeta bir peri gelip bu dört şanslı kadının üzerine altın tozları serpmiş. Ama diyoruz ya, rahat batıyor. Rahat sadece ona batmıyor, Miranda, kendisini kadın olduğu için aşağılayan patronuna daha fazla dayanamayıp işi bırakıyor, Charlotte ise dadılı evinde iki çocuğuna bakarken sinir krizleri geçiriyor, dadının göğüslerinin kocasının dikkatini çekmesi de cabası! Hiç böyle dertleri olmayan seks düşkünü Samantha ise bir anda hepsini bu sefil(!) hayattan bir süreliğine uzaklaştıracak formülü söylüyor: İşi dolayısıyla gideceği Abu Dhabi’de mükemmel bir tatil!
Bir giydiğini bir daha giymeyen, açık saçık, pırıl pırıl, modern ve iddialı dört kadın, Orta Doğu’ya gidiyor. Üstelik “mükemmel bir tatil” diyerek betimlemenin yetemeyeceği bir şekilde… Herkesin kendine ait odaları olan bir uçakta hurma yiyerek başlayan serüven, her bir bayan için tek tek ayarlanmış “limo”ları, her biri için tek tek tutulmuş erkek hizmetlileri ile artık ancak serap olabilecek bir yaşam halini alıyor. Sanki artık ipin ucu kaçıyor, sanki her saniye değişiyor artık elbiseler, şapkalar, takılar, saçlar, lüksün, rengin, şıkırtının haddi hesabı yok. Herşey bir rüya gibi, bir baloya bile giymeye kıyamayacağınız elbiseleri çöl kumunda üstüne basa basa giyiyor sevgili kokoşlarımız. Kısaca, filmde ihtişamdan, olanaktan, neredeyse narsizmden geçilmiyor diyebiliriz.